AVRUPA YAKASI

29/1/2007 -

Kategori: tahsin



Haluk KALAFAT

Bayram çocuklar için sihirli bir kelimedir. Ama, büyüdükçe çocuklar için de bayramların büyüsü kaybolur. Bir gün gelir 'nerede o eski bayramlar' diyen kuşağın arasına karışılır. Zaman değişmiştir, yıl boyu yoğun çalışma temposundan, şehrin patırtısından, gürültüsünden kaçmak kaçınılmaz hale gelmiştir. Bayramlarda evler boşalır, tatil beldeleri ve oteller dolar taşar. Ancak tüm bu manzaranın aksine bayramdan kaçmayanlar da var. Meslek icabı zorunluluktan değil, bayramı bayram gibi yaşamayı adet edindikleri için. Yılların tiyatro sanatçısı Gazanfer Özcan, tiyatro sahnesine adım attığı günden beri çalışanlarıyla birlikte kendi tiyatrosunda bayramlaşıyor. Bayramda oyunlarına ara vermiyor. Usta tiyatrocuya genç bir tiyatro ve dizi film oyuncusu Esra Akkaya ile bayramdan birkaç gün önce de olsa bayramlaşmaya gittik. Mecidiyeköy'deki tiyatro salonunda tiyatro ve bayram hakkında konuştuk.

Gazanfer Özcan - Rahmetli abimden kaynaklanır, biz yılardır tiyatroda bayramlaşırız. Kendisi bizim tiyatronun müdürüydü simitler alıp gelirdi, çalışan herkes biz de dahil alışmıştık toplanırdık. Tüm özel günlerde kutlamaları tiyatroda yaparız. Zaten tiyatro bizim asıl evimiz. Hatta ev biraz fuzuli gibi geliyor bana. Otele gider gibi gidiyoruz nasılsa.

Esra Akkaya - Şimdi arkada bir oda olsa ne güzel olur değil mi?

Gazanfer Özcan - Tabii. Şişli'deki tiyatromuzun üst katında ev tutsak derdim hep. En son giydiğim kıyafet hep bana zor gelir. Çünkü 10-15 dakika sonra eve gittiğinde çıkartacaksın, pijamaları giyeceksin. Halbuki evin tiyatronun üst katında olsa, ne güzel pijamalarınla çık yukarıya.

Esra Akkaya -Tevfik Abi'nin (Gelenbe) öyleydi. Odası yatak odası şeklindeydi. Tiyatroya Tevfik Gelenbe'de başladım ben. Nasıl özenirdim o kulise. Bazen kapıyı aralık bulduğumda makyajını yapmasını seyrederdim. Büyülü bir dünya gibi gelirdi orası bana.

Gazanfer Özcan -Tevfik bizimle beraber çalışırdı ilk başlarda. Dokuz yıl çalıştık. Sonra ayrıldı. Tiyatrosunu ayakta tutmak için Anadolu turneleri yaptı. Karış karış gezdi.

Esra Akkaya -Ben hep bir tiyatroyla Anadolu turnesi yapmak istedim. Gerçi on günlük turne bile bugün için çok uzun geliyor. Siz gezmişsinizdir?

Gazanfer Özcan -1951 senesinde dokuz ay dolaştım. Vahi Öz ile Muazzez Erdiken'le çıkmıştık. Üç tane Muazzez vardı o zaman: Katır Muazzez, Çopur Muazzez, Kürdan Muazzez. Erdiken Katır Muazzez'di ve kadroda daha kimler yoktu: Suat Sim, Renan Fosforoğlu, Alev Sururi ve daha kimler...

Esra Akkaya -Kadroya nasıl dahil oldunuz?

Gazanfer Özcan -Beni kandırdılar. Çok gençtim. Şehir Tiyatrosu'nda yeni başlamıştım. Kadrosuz olduğumuz için, yazın çalışmamıza izin verirlerdi. İstanbul'dan başlayıp, Edirne'ye kadar sürecek dediler. O niyetle çıktık.

Esra Akkaya -Ama nasıl kandınız?

Gazanfer Özcan -O zaman çeşitli taktikler vardı. Oyuncu tiyatroya aşıksa, iyi rol verilirdi ya da iyi bir rol verileceği ima edilirdi. İşte biraz çapkınsa kumpanyanın en güzel kızını ona musallat ederlerdi.

Esra Akkaya - Sizin zaafınız neydi?

Gazanfer Özcan - Yani bir şekilde kandırdılar. Edirne'den çıktık, Çanakkale'yi geçeceğiz, sadece bir hafta dediler. Dönelim diyoruz. Turne çok başarılı oldu filan derken bir kaptırdık. Yanımda Nazif Şen vardı. Bir baktık Mardin'deyiz. Yedi ay olmuş. Nazif haritayı açtı, İstanbul'dan Mardin'i karışladık, dönmek ne mümkün. Yedi lira yevmiye alıyoruz, büyük para. Şehir tiyatrosunda aylığımız 24 lira, karşılaştırın.

Esra Akkaya -Para da önemli ama, tiyatroya duyulan aşk önemli bence. Şimdi tiyatroya o aşk kalmadı.

Gazanfer Özcan - Bunun en büyük nedeni televizyon. Televizyon tiyatronun rakibi. Bir tiyatrocunun alması gereken parayı veremiyorsunuz. Bu açık. Eğer gerçekten seviyorsa tiyatro yapıyor yeni tiyatrocular.

Esra Akkaya - Tiyatro eskisi gibi değil.

Gazanfer Özcan - Benim girdiğim yıllarda Şehir Tiyatrosu'nun beşinci plandaki oyuncuları bile tanınırdı, hepsi birer ustaydı. 12 yıl çalıştım orada. Ustalarımı görür ben de bu kadar kalabilecek miyim tiyatroda derdim. Şimdi geriye bakıyorum 51 yıl olmuş.

Esra Akkaya - Maşallah. Darısı başıma. Tevfik Gelenbe'de başladığımda 13 yaşındaydım. Aynı soruyu sormuştum kendime, 17 yıl oldu. Sahneye çıkmak fikri beni çok heyecanlandırıyor. Ağır ağır makyajını yapmak, rolüne hazırlanmak, sıranı beklemek bana kutsal bir rütüel gibi geliyor.

Gazanfer Özcan - Benim kendi dileğim, gerçek tiyatro adamının, Allah gecinden versin, oyun sonrası makyajını silerken ölmesi. Her şeyi bitirmişsin, alkışı almışsın...

Esra Akkaya - Ona yakın bir şeyi Ahmet Evingen'le yaşadık. Karşılıklı oynuyorduk, Ahmet abi mide kanaması geçiriyormuş, oyunu bırakmadı. Ne enerjisi ne yüzünde renk kaldı anladık bir terslik olduğunu ama sahneyi bitirdi. Kulise gitti oradan hastaneye.

Gazanfer Özcan - Çok beyefendi bir adamdı. Uzun süre Kuruntu'da oynadı. Zaten oynamayanı saymak daha kolay, o kadar çok insanla çalıştık ki...

Esra akkaya - Ben oynamadım.

Gazanfer Özcan - Ben emin olamıyorum artık. Oynadım desen doğrudur derim. Bana o da oynadı bu da oynadı diye hatırlatıyorlar. Ee tabi, 16 yıl dile kolay.

Esra Akkaya - Evet çok olmuş. Bizim dizi dokuz yıl oldu.

Gazanfer Özcan - Dizilerin ya da tiyatronun ömrünün uzun olması sevgisiz saygısız olmaz. Tiyatroda kimsenin kimseye dargın olmaya hakkı yoktur.

ESRA AKKAYA

Bayrama badem şekeriyle başlar bütün gün yerim

Şimdi mendil verilmiyor. Benim anneannem o mendilleri özenle katlardı, içine de kağıt para koyardı. Mendille birlikte para da ütülenmiş olurdu. Renk renk mendiller biriktirir, arkadaşlarımızla karşılaştırırdık, değiştirirdik. Ben hala çok olağandışı bir durum olmazsa İstanbul'da olurum bayramlarda ve yine bayram ziyaretine ailecek babaannemin evinden başlarız, kendisi rahmetli oldu ama halam yaşıyor o evde. Sabahın köründe badem şekeriyle başlarım, bütün gün şeker yerim.

GAZANFER ÖZCAN

İlk ziyareti harçlığı bol Şaziye teyzeye yapardım

Benim çocukluğumda erken kalkar bayramlıklarımızı giyerdik. Bayram namazından döndüğümüzde kapı zili beklenmeye başlanırdı. O zaman öyleydi, sabahtan başlardı bayram ziyaretleri. Ben Cihangir'de doğdum büyüdüm. Karşımızda oğlu Rusya'da konsolosluk yapan Şaziye Hanım vardı. Onun harçlığı boldu. O yüzden ilk ziyereti ona yapardık. 1938-39'dan bahsediyorum, şekerin kilosu 28 kuruş, Şaziye Hanım 10 kuruş bayram harçlığı veriyor, büyük para. Sonra anneanneme gider, mendillerimizi alırdık.

TİYATRODA BAYRAM KUTLAMASI

Gazanfer Özcan - Eskiden bayramlarda şehir boşalmazdı. Turistik bir olay haline gelmemişti bayramlar. Bu durumun bir mecburiyetten kaynaklandığını düşünüyorum. İnsanlar o kadar yoğun çalışma içerisindeler ki, buldukları her fırsatı değerlendiriyorlar. Başka türlü yorumlamak istemiyorum ben. Aslında kaçmak yanlış bir şey. Eskiden biz bayramlarda ek matineler yapardık. 1962-70 arasında seyircimiz katlanırdı. Sabahtan itibaren kuyruklar oluşurdu. Bunları yaşadık. Bayram seyircimiz çok farklı olurdu, çok uzak yerlerden gelenler olurdu. Oyunu duymuştur ama fırsat bulamamıştır. Diyelim Bostancı'da oturuyor, bayram tatili fırsat bilir gelir. Salon dolar taşardı, ama yabancı seyirciyle. Aslında bizim tiyatronun kemikleşmiş seyircisi vardır. 35 senedir bizi seyreden insanlar var. Bu bayram da oyunumuz var. Bizim ömrümüzün büyük bir kısmı tiyatroda geçtiği için bayramlarımızı tiyatroda kutlardık. Mesela Adile (Naşit) Hanım'la aynı yaştayız biz. Rahmetli şeker getirirdi, çocuklarımız da bu adete alışmıştı, kutular büyük zevkle açılır, içinde akidesi, çikolatası tam çocuklara göre... Tiyatromuzun sahibi çok öyle geleneklere göreneklere bağlı birisi değildi ama bu alışkanlığımızdan o kadar etkilenmişti ki böyle çok büyük bir kutu çikolata yaptırmaya başlamıştı.

Esra Akkaya - Ben Antalya Devlet Tiyatrosu'nda çalışırken tiyatroda kutluyorduk. Antalya, İstanbul gibi bayramlarda boşalmıyor. Çok keyifli bayram oyunları oynadık. Bayramın ilk günü tiyatroda toplanır birbirimizle bayramlaşırdık. Aramızda para toplar, şeker, börek gibi bayramlık yiyecekler, küçük hediyeler alıp, çocuk esirgeme kurumuna, huzurevine giderdik. Antalya'da geçirdiğim üç sezon boyunca hep böyle kutladık bayramı. Bölgelerde tiyatroyu daha yoğun yaşıyorsunuz, zaten ailenizden uzaktasınız, bayramı daha çok hissediyorsunuz.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/1/2007 -

Bu yazı bir sette yazılıyor!


Bu yazı bir sette yazılıyor!

Sabah dokuzbuçuk. Şişli'de bir gece kulübündeyiz! Bu işin böyle gerçeküstü tarafları var işte. Neden sabahın bu saatinde bir gece kulübündeyiz? Ne işimiz var? 'Avrupa Yakası' çekiyoruz! 80'li yıllardan kalma bir şarkıcı filmini andıran sahnelerimiz var, çarşamba akşamı seyredeceksiniz. Bir rüya bölümü. O kırılası ellerim oturmuş yazmış! Nasıl çekeriz, nerede çekeriz, kaç saatte çekeriz, düşünmemiş ki! Sabah sabah elimde poğaça, karşımda Serpil Çakmaklı'nın, Ahu Tuğba'nın o yıllardaki hallerine benzemeye çalışan Evrim Akın, Hale Caneroğlu, Tecavüzcü Coşkun saçı yapılan Levent Üzümcü, ezber yapıyorlar! Ata Demirer'e siyah, kıvırcık peruk takılıyor ve Ata, peruğun takılmasıyla birlikte Urfa dolaylarından konserine başlıyor! Geçen gün, bir parti sahnesinde, bu işin resmen delilik olduğunu düşündüm! Sesli çekim yaptığımız için altta müzik duymak teknik olarak imkansız. O yüzden dans sahnelerini sessizlikte çekiyoruz! Çıt çıkmayan ortamda akla hayale gelmedik figürler yapıp, kahkahalar atarken, "Ne yapıyorum ben?" dedim kendi kendime! Hayatımın en büyük lüksü, arabamın bir profesyonel şoför tarafından kullanılması. Yıllar önce TEM'de arabama çarpıp, sağa çekince çantamı çalan bir avuç 'affedilen genç' yüzünden, bir şoför edinmeye karar verdim. O gün bu gündür, Önder hem asistanım, hem de arabamı kullanıyor. Tabii o yıllarda ben ciddi, pantolon ceket takımlar giyen bir dergi editörüyüm. Önder'le kah o reklam ajansına gidiyoruz, kah bu toplantıya. Elimde evrak çantam, sanırsın ki iş kadını Divina! (70'lerde öyle bir dizi vardı değil mi?) Şu sıralarda ise Önder hayatının şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışıyor! O takım elbiselerle toplantılara, defilelere götürüp getirdiği, zaten mizaç olarak ciddi ve sakin kadın, kah Haluk Bilginer'le bir kuaför salonunda dans ediyor, kah sabahın dokuzbuçuğunda bir gece kulübünde, saçında mandallar, Ahu Tuğba rolünde! Gazetecilik, başladığım günden itibaren mesleğe aşık olmama rağmen hiçbir zaman beni bu kadar heyecanlandırmadı. Senaristlik yaparken zevkten dört köşeyim bilgisayarın başında. Ama rüyamda senaryo yazdığımı görmüyorum. Ortaokulun ilk günü, tiyatro salonunda toplanıldığında, eski oyunların kostümleriyle yeni sınıf arkadaşlarıma hokkabazlık yaptığım gün müydü neydi... Ya da, daha önce gittiğim bir Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü oyunu muydu sanki? (Ve o kadar zaman sonra Gazanfer Özcan'la karşılıklı oynamak, nasıl bir hediyedir insana?) O gün bu gündür, aşağı yukarı 11 yaşından bu yana, oyunculuk dışında hiçbir mesleğin hayalini kurmadım! Tiyatro salonları dışında hiçbir mekana girdiğimde ateş basmadı. Kimbilir bir gün gerçekten 'oyuncu' olursam ne hissedeceğim! Etrafta koşuşmalar var. Işık hazır olmak üzere. Birilerinin yüzüne pudra sürülüyor. Yönetmen, Ata'ya, kapıdan girip ne tarafa yürüyeceğini anlatıyor. Evrim, yan tarafta birşeye kikirdiyor. Birisi bana çay veriyor. Gözümden uyku akıyor, bu yazıyı bitirmeye uğraşıyorum, poğaça mideme oturmuş, saçıma krepe yapılıyor, ayaklarım üşüyor. Ve şu anda yeryüzünde benden daha mutlu insan yok!

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/1/2007 -

Evrim Akın, Avrupa Yakası'nın şımarık ve zengin kızı, 'Oha falan oldum' Selin'i aşağıladıklarını söylüyor
''Tikky'leri ti'ye alıyoruz''

Nisan Yağmuru, Canım Kocacığım, Estağfurullah Yokuşu'nda rol aldı. Ancak, TV'deki bu dizilerle değil, Avrupa Yakası ile ünü yakaladı. Evrim Akın, İstanbul'un ünlü semtlerindeki sarı saçlı genç kızları canlandırdığını söylüyor.

 

Göster

Evrim Akın, son dönemlerde dilimize dolanan laflara, elimize bulaşan hareketlere hayat veren genç bir oyuncu; Avrupa Yakası adlı dizide sürekli "Oha falan oldum yani" diyen, babasının kredi kartlarını elinden alması ile krizlere giren, hayatında ilk defa toplu taşıma aracına bindiği için dünyası kararan genç bayan Selin. Şu sıralar epeyce popüler olmasına karşın, bu popülariteyi ciddiye almayan biri. Belki de insanların onu tanımaya başladığının henüz farkında değil. Gelen röportaj taleplerini, dizide rolünün artırılması gibi konuları pek önemsemiyor.

Yani işi için henüz 'oha falan' olduğu söylenemez. Çünkü, "Ben hala Evrim'im, Selin değil" diyor.

Ankara'da doğmuş, İzmir'de büyümüş olan 24 yaşındaki genç oyuncu, İstanbul'da evrimini tamamladığını söylüyor. Çocukluğundan beri keyifli bir aile ortamında büyümüş olması, özellikle babasından kaynaklanan evdeki eğlenceli ortam onu oyunculuğa sürüklemiş.

Oyunculuk yapmak istemesindeki bir başka neden ise Hümeyra'ya olan aşkı. Babasının Hümeyra'ya ait tiyatro oyunları ve sinema filmlerinin kasetlerini getirmesi ile oluşmuş bu hayranlık: "Keşke onun gibi olsam diyorum her zaman. Çünkü o benim aşkım. Başka hayran olduğum isimler de var, ama en dominantı Hümeyra. Gözümü ondan ayıramam, takılır kalırım" diyen Evrim Akın, bu aşkla İzmir Konak Belediye Tiyatrosu'nda gelecekteki mesleğiyle tanışmış.

Üniversite zamanında ise birkaç konservatuvarın kapısını aşındırmasına rağmen, daha giriş için yapılan genel kültür sınavında takılmış. "Şansım Müjdat Gezen Sanat Merkezi'ni kazanmamla döndü" diye düşünürken oradan da atılmış. Atılmasının sebebi ise Aliye Uzunatağan'ın onu yeteneksiz bulmasıymış. Tabii, ünlü sanatçının gazabına uğrayan sadece Evrim Akın değil, tüm sınıf olmuş.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/1/2007 -


Hayatım Türk filmi gibi: Evrim Akın

Henüz 17 yaşındayken yaptığı ve sadece altı ay süren evliliği onu bir an olsun hayallerinden vaz geçiremedi.

Herşey bitmişti. Dünya bir daha sonsuza kadar dönüşü olmayacak şekilde durmuştu..." Evrim Akın (21) hayatında dönüm noktası olan çok sevdiği babasının ölümünü anlatırken bu sözleri kullanıyor ve gözleri doluyor. Beş yıl kadar önce, henüz 16 yaşında bir öğrenciyken dünyası alt üst oldu. " Benim için, örnek aldığım kişi yok olmuştu. Büyük bir boşluktu, bugün bile hala babamı çok özlüyorum." diye sessizce hatırlıyor kötü günlerini. Bu genç kızın ne denli güçlü olduğunu başarısı da kanıtlıyor zaten. Henüz 21 yaşında TRT 1'de her Çarşamba saat 21.30'da yayınlanan Nisan Yağmurları adlı dizinin sevilen karakteri ve en başarılı oyuncularından biri olmaya aday. Evrim, televizyon dizisinde canlandırdığı karakterde çekingen köylü kızı Kiraz'ın kül kedisi misali yükselişini iyi bir oyunculukla sergiliyor. Belki de kendi hayatının da köylü kızı Kiraz'ınkinden çok farklı olmayışı oyunculuktaki başarısının gerçek sırrıdır.1980 yılında sıcak bir Haziran gününde Ankara'da doğan Evrim Akın memur bir anneyle (Elif Akın) subay bir babanın ( Mustafa Süngü Akın) ilk çocukları. Evrim, kendisinden dört yaş küçük olan kardeşi Selçuk ile hep beraber büyümüş ona bir nevi ikinci annelik yapmış.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/1/2007 -

Kategori: yaprak


Reklamlardaki kız ünlü oldu

Avrupa Yakası'nda moda editörü rolünde izlediğimiz Hale Caneroğlu aynı zamanda İstanbul Gelişim Orkestra'sında solist. Oyuncu 30 yıla çok şey sığdırmış, meyvelerini ise yeni yeni topluyor.

 
Hale Caneroğlu'nu Avrupa Yakası'nın deli dolu moda editörü olarak tanıdık. Ama onunla karşılaşınca ben seni bir yerden tanıyorum ama nereden hissine kapılmamak imkansız. Çünkü Hale, şimdiye kadar defalarca reklam filmlerinde oynamış. Örneğin Doritos reklamında cipsleri sosa batırıp hapır hüpür yiyen kız desem, hııııı! diyeceksiniz. Dolmabahçe Sarayı'nın önündeki parkta çekim yapıyoruz. Malum millet Saray'ı gezerek kültürel aktivitede bulunmanın verdiği gönül rahatlığıyla biraz da magazin diyerek çekimin başından sonuna kadar bizi izledi. Herkes o muydu, bu muydu, Avrupa Yakası'ydı filan derken Hale'yi tanıdı.

İstanbul'a dönünce neler yaptınız?
Dizi görüşmeleri çok oldu ama ünlü bir yüz olmadığım için bir türlü istedğim projede yer alamadım. Reklam filmlerinde oynamaya devam ettim. 1.5 yılda 14 adet reklam filmi çektim. Sonra bir gün Avrupa Yakası projesini duydum ve kendim aradım. Gülse Birsel de Doritos reklamlarındaki kız diye beni arıyormuş zaten. Çok iyi denk geldi ve rolü aldım.
Görüşmelerden olumsuz cevaplar almak sizi demoralize etti mi ya da döndüğünüze pişman oldunuz mu?
Döndüğüme hiç pişman olmadım. Altı-yedi ay alışma dönemi geçirdim. New York ve İstanbul çok farklı. Oradaki ve buradaki iş ve disiplin anlayışları çok farklı. Orada bir barda çalışabilirsiniz, garsonluk yapabilirsiniz. Bütün oyuncular bunu yapar. Burda bunu yaptığınız takdirde imajınız zedelenir ve size iyi rolleri bile vermezler.
O günlerde burada nasıl geçindiniz?
Süründüm. Aylarca arkadaşlarımın salonlarındaki koltuklarda yattım. Bavullarım, eşyalarım üç ayrı yerdeydi. Sonra reklam filmi çekmeye başladım. Yedi-sekiz ay hiçbir şey çekemedim. Perişan oldum, kredi kartının canına okudum. Aileme de yüklenmek istemedim. Çok ağır geldi o yaştan sonra. Yine anneciğim sağ olsun elinden geleni yaptı, telefonumu yeniledi, faturalarımı ödedi. Bir süre sonra çocukluk arkadaşımın yanına taşındım. Kira ödemeden kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalıştım. Geçen aralık ayına kadar çok zor bir süreç geçiriyordum. Ama hiç pes etmedim, Oturup ağladığım ve ''Allahım ben bir gün başaracak mıyım, olacak mı?'' dediğim günler çok oldu. Yirmi beş yaşından sonra oyuncu olmaya karar verdim ve bu işi başaracağıma inandım. Zengin bir ailem olmadığı halde Amerika'ya gittim, herkes benimle dalga geçerken ben hepsini başardım. Birgün Türkiye'de tanınacağım, iyi bir dizide iyi bir rol oynayacağım, şarkı söyleyeceğim dedim ve oldu. Şu an Türkiye'nin en popüler dizisinde çok cici, sevimli bir rolüm var. Türkiye'nin en saygın orkestrası olan Gelişim Orkestrası'nda bir yıldır solistim ve yetişiyorum. Sabrettim ve başardım.
İstanbul Gelişim Orkestrası'na girmeniz nasıl oldu?
Bundan bir buçuk yıl önce Melih Kibar yeni sesler ve yetenekler arayışı içindeymiş. O dönemde beni birisi Melih Kibar'a götürdü. O günden sonra Melih Kibar benim ''Melih Babam'' oldu. Beni yetiştirdi, eksiklerimi gidermeye çalıştı. Gelişim Orkestrası'nda o sırada yeni solist arayışı varmış. O da bunu duymuş ve beni önermiş. Ben de Garo Mafyan'ın evine gittim. Melih Babam, Atilla Abi (Özdemiroğlu) hepsi oraya geldi ve ben de onlara şarkı söyledim. O gece bir nevi eleme yaptılar. Sesimi beğendiler ve orkestraya girdim. Şu anda süper bir solist değilim ama yetişiyorum. Onların önünde şarkı söyleyebilmek onlarla yetişmek çok büyük bir ayrıcalık.
Devamı Elele Dergisi Eylül sayısında....

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Merhaba biz corneliawitch ve willwitch bir blog açmaya karar verdik.İşte blogumuz....Lütfen yorum yazmadan çıkmayın!

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
W.i.t.c.h
W.i.tc.h

Kategoriler


Arkadaşlarım

iremkiz
corneliawitch
witchdergisi
witchworld
witchdergisi2
willwitch
spongebob1
cedricccc